Friday, October 13, 2017

Bir Değişim Geliyor Bir Değişim (Sam Cooke-Otis Redding, çev.Ulaş Başar Gezgin)

Bir Değişim Geliyor Bir Değişim

Irmak kıyısında doğdum, küçük bir çadırda,
Ah o zamandan beri savrulup duruyorum bir ırmakçasına.
Çok zaman oldu, çoook uzun zaman oldu
Ama biliyorum bir değişim geliyor bir değişim, evet evet geliyor.

Yaşamak çok yordu bizi, ama korkarım ölmekten yine de.
Çünkü bilmiyorum ki, nasıldır öbür dünya, göğün ötesinde.
Çok zaman oldu, çoook uzun zaman oldu
Ama biliyorum bir değişim geliyor bir değişim, evet evet geliyor.

Sinemaya gidiyorum ve şehre iniyorum.
Biri diyor ki bana, “ayak altında dolaşma buralarda”.
Çok zaman oldu, çoook uzun zaman oldu
Ama biliyorum bir değişim geliyor bir değişim, evet evet geliyor.

Biraderime gidiyorum sonra
Diyorum, biraderim, yardım et bana
Ama yüzüme kapatıyor kapıyı
Sersefil kalıyorum, çökmüşüm yere.

Öyle o zamanlar oldu ki artık buna dayanamam dedim,
Ama şimdi biliyorum ki bir şekilde idare ederim.
Çok zaman oldu, çoook uzun zaman oldu
Ama biliyorum bir değişim geliyor bir değişim, evet evet geliyor.


Söz-Müzik: Sam Cooke, 1964
Bu şarkı, ABD’de siyahların hak arama mücadeleleriyle ilgili. Sam Cooke, yalnızca beyazların alındığı motele kabul edilmeyince bu şarkıyı yazar. Şarkının çokça yorumu olmakla birlikte, Otis Redding (1941-1967) yorumu çok özeldir.
Çeviren: Ulaş Başar Gezgin, 14.10.2017
Otis Redding yorumu için bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=eQPUTMU4Lho




A Change Is Gonna Come

I was born by the river in a little tent
Oh and just like the river I've been running ev'r since
It's been a long time, a long time coming
But I know a change gonna come, oh yes it will

It's been too hard living, but I'm afraid to die
'Cause I don't know what's up there, beyond the sky
It's been a long, a long time coming
But I know a change gonna come, oh yes it will

I go to the movie and I go downtown
Somebody keep tellin' me don't hang around
It's been a long, a long time coming
But I know a change gonna come, oh yes it will

Then I go to my brother
And I say brother help me please
But he winds up knockin' me
Back down on my knees, oh

There have been times that I thought I couldn't last for long
But now I think I'm able to carry on
It's been a long, a long time coming
But I know a change is gonna come, oh yes it will

Songwriter: Sam Cooke, 1964 (a song about Black people’s civil rights movement against racial discrimination)
Performed by various artists including Otis Redding (1941-1967)


Wednesday, October 11, 2017

Boş Saksıları da Sularım

Boş Saksıları da Sularım

Boş saksıları da sularım.
Umutlu olmalı insan...
Bir umut yeşerecek
Belki oradan...
Umutlu olmalı insan...

Boş saksıları da sularım.
Oradan bitecek eminim
Ayrıkotları...
Bir parmak toprak yeter onlara,
Ve güneş bolcasına...
Yaşama direnenler
Tek başlarına...

Boş saksıları sulayarak
Şans tanırım,
Haddim olmayarak,
Naçizane, utangaçça,
Sistemin yabani
Saydıklarına...
İsterseniz siz bunu,
Yardım ve yataklık sayın...

Hatta daha fazla sularım
Boş saksıları.
Kendimi beslemiş gibi olurum,
Seni, arkadaşını, ayrıkotlarını
Bu dünyanın,
Ki onlarda saklıdır
Başka bir dünyanın tohumları...

En çok boş saksıları sularım,
Çünkü en çok onların ihtiyacı vardır
Bir dostun el uzatmasına...
Birinin arka çıkmasına...

Diğerleri zaten çok sevilmiş,
Çok özenilmiş olurlar.
Babalık yaparım,
Tüm o üvey saksılara...

Boş saksılar,
Dolusunuz siz aslında,
Ama herkes göremiyor işte bunu,
Doluları suluyorlar yalnızca...

Dolu saksılar üstelik ne sıkıcılar...
Ekmişsin tohumu ya toprağa,
Ne çıkacağı belli, saksıda...
Ya boşlar? Onlar öyle mi ya...
Bilemezsin neyle dolacak buralar.
Gizemlilerdir, merak uyandırırlar.

Boş saksılar, boş bırakılmış saksılar,
Bütün umudum onlar...



Ulaş Başar Gezgin, 12 Ekim 2017


Tuesday, September 19, 2017

Vietnam, 1975 – An Orphan

Vietnam, 1975 – An Orphan

Your face is full of dirt, kiddo.
Your tomb is in the jungle.
The roots buried it long time ago,
The soil that was soaked with rains,
That was the only one to caress you...

Come faster, it will be flooding here soon,
But the trees will stay, they will stay,
They will stay naked, surrounded by floods.
Your odds are only a little bit better, kiddo,
A little bit better than the kid left at garbage.
Your odds are a little bit better, kiddo,
A little bit better than street dogs, trash cats.

Your mom covers her face in your dreams,
With giant banana leaves.
Your dad wears a mask in your dreams.
A face you haven’t seen, a voice you haven’t heard of,
That is it, that is it,
That is your mom and dad...

Climb now onto the coconut trees,
If the cities did not hold you in their arms,
This jungle, this immense hide-and-seek area
Will nurture you, will feed you, will back you,
When you would fall asleep through the long shadows.
You should then help the animals that are to be hunted
Help those animals that are to be massacred...
Both for human beings, as well as for animals,
It is hard to separate mom from her kid...

Let the still waters be your mirror,
And never  look back again...
Let them live, let them live in the cities,
Those are the ones who found fire... They will burn the forests...

And let millions of family photos be taken,
Let them be taken without you, let them.
Let the prints turn to color from black and white,
Let the women give birth to new kids.

Let Bigburgers and McDonalds get crammed and emptied.
Let the censuses, statistics and forecasts cumulate.
Let the folder shelves get full, get empty, get full again.
Let the rubbish bins that were dirty with old trash get filled with new trash...

Some of the horses can get restrained,
Some others would not recognize any restraint...
Some of the urbanites are restraints,
Some others are horses that you know. Horses!

If you would come across the warriors’ barracks,
Move your palms that are full of water to your brother, sister that are thirsty.
Don’t worry, the leaves will witness
They will witness your being without any witness...
And just disappear when safari lovers arrive despite the war...
And don’t forget to cheer up the elephant whose tusk was looted.
And then when the warriors would point their guns at you,
They will of course recognize your palm full of water.

I will remember you too, you hid me from the enemy,
While the leaves exposed my unsafe position.
You are the one whose words are obeyed by the leaves,
You built up our liberation by your own hands...

Of course the photographers could not find you,
Their hands, the journalists’ hands can’t reach here.
Now you look from your unknown tomb,
I am neither a photographer nor a journalist,
I feel hungry with sounds, I feel full with words.
If I would be a tree, I am a tree full of words bottom up, a tree of sounds...

Let the number of empty Coke boxes increase,
Let the bomb assets per capita increase by thousands of tonnes,
These are all for democracy, all in the name of democracy,
The chemicals sprayed on our leaves are also for democracy,
Democracy was sprayed on our leaves, then the leaves were dehydrated and wrinkled,
And Rambo Pasha donned his sword in the name of democracy.

Of course, it is better to die in this immense jungle
Compared to having your last breath under water. 
And your soul, if it is a part of the mother nature,
-And that is true.- Both birth and death are reunions of soul with another soul...

Let the shadows talk, let them talk,
We are far from the reality, very far, everybody is far...
When even your own shadow misleads you,
Which shadow would ever tell you the truth...
Shadows should have their own shadows too, too...

Then that monk would sweep the bushes,
He will sweat, slowly sweat, but let him sweep,
And while cleaning up the wetness of his front,
Let him move down his eyes to your dead body...

Your face is full of dirt, kiddo.
Your tomb is in the jungle.
The roots buried it long time ago,
The soil that was soaked with rains,
That was the only one to caress you...


Ulaş Başar Gezgin, Ho Chi Minh City, Vietnam, November 10, 2007.




Vietnam, 1975 – Bir Yetim


Yüzün kir pas içindedir çocuk.
Mezarın cangıl içinde
Kökler örtmüştür üstünü çoktan,
Nice yağmurlarla ıslanmış toprak,
Bir tek o sevecenlik göstermiş sana…


Çabuk gel, sel alır buraları,
Kalır ağaçlar kalırlar onlar,
Sularla çevrili cıscıbıldak.
Senin şansın yalnızca biraz daha iyi, çocuk,
Çöpe bırakılmış çocuktan, çöp çocuktan.
Senin şansın biraz daha iyidir evlat,
Sokak köpeklerinden, çöp kedilerinden.


Kapatır yüzünü düşlerinde anan,
Kocaman muz yapraklarıyla.
Baban, düşlerinde maskeler takar.
Görmediğin yüz, duymadığın ses,
İşte budur, işte budur,
İşte budur anan, baban…


Tırman şimdi hindistan cevizi ağaçlarına,
Kentler seni kollarına almadıysa da,
Bu cangıl, bu uçsuz bucaksız saklambaç alanı,
Besler, doyurur seni, sıvazlar elbet omzunu,
Uyuyakaldığında uzayan gölgeler boyu.
Yardım et sen de avlanılmak istenen,
Katledilmek istenen hayvanlara…
İnsanlar için de hayvanlar için de,
Zordur anayı çocuktan ayırması…


Durulmuş sular aynan olsun,
Ve sakın bakma arkana bir daha…
Bırak yaşasınlar, kentlerde yaşasınlar,
Ateşi bulanlar… Ormanı yakacaklar onlar…


Ve çekilsin milyonlarca aile fotoğrafı,
Çekilsin, sensiz çekilsinler onlar.
Siyah-beyazdan renkliye geçsin baskı,
Yeni yetmelere gebe kalsın kadınlar.


Bırak dolup boşalsın bigbörgırlar, mekdanıldslar.
Ve bırak biriksin nüfus sayımları, istatistikler, kestirimler.
Dolsun boşalsın, dolsun boşalsınlar evrak dolapları.
Yeni çöplerle dolsun, eskileriyle kirli, çöp kutuları…


Dizginlenir kimisi atların,
Kimisi dizgin tanımaz…
Kimisi dizgindir bu kentlilerin,
Kimisi bildiğin attır. At!


Yolun düşerse savaşçı barınaklarına,
Susamış abine, ablana su dolu avcunu uzat.
Yapraklar tanık olurlar nasılsa,
Tanık olurlar tanıksız varlığına…
Ve görünme savaşa karşın yine de gelen safari tutkunlarına…
Ve teselli etmeyi unutma dişi sökülmüş filleri.
Ve sonra savaşçılar, silahlarını doğrultacak olsalar da sana,
Dün uzattığın su dolu avcu anımsayacaktır elbet onlar da.


Ben de seni anımsayacağım, gizledin beni düşmandan,
Yapraklar açığa vurmuşken tekinsiz durumumu,
Yapraklara söz geçirensin sen evlat,
Ellerinle ördün kurtuluşumuzu…


Fotoğrafçılar elbet seni bulamazlar,
Uzanmaz, eli, gazetecilerin, buralara.
Sen şimdi bilinmeyen mezarından bak,
Ne fotoğrafçı ne gazeteciyim ben,
Seslerle acıkır, sözlerle doyarım ben.
Bir ağaçsam, tepeden tırnağa söz ağacıyım, ses ağacı…


Bırak artsın sayısı boş kola kutularının,
Bırak birkaç bin ton daha artsın kişi başına düşen bomba varlığı,
Demokrasi adına hepsi demokrasi adına,
Yapraklarımıza sıkılan kimyasallar da demokrasi adına,
Demokrasi sıkıldı tüm yapraklarımıza, suyu çıkıp pörsüdü o da,
Ve kuşandı kılıncını demokrasi adına rambo paşa.


Suyun altında son nefesini vermekten iyidir elbet,
Bu engin cangılda can vermesi…
Ve can, canın, bir parçası ise doğa ananın,
-Ve evet öyle.- Canın cana kavuşmasıdır doğum da ölüm de…


Gölgelere bırak tüm sözü gölgelere,
Gerçek(’)ten çok uzağız, çok uzak, herkes uzak…
Kendi gölgen bile yanıltırken işte seni,
Hangi gölge doğruyu söyleyecek ki…
Gölgelerin de gölgesi olmalı, olmalı…


Sonra süpürsün o rahip, çalıları,
Terleyecek, ağır ağır terleyecek ama süpürsün,
Ve silerken alnının ıslağını,
Bakışını ölü bedenine düşürsün…


Yüzün kir pas içindedir çocuk.
Mezarın cangıl içinde
Kökler örtmüştür üstünü çoktan,
Nice yağmurlarla ıslanmış toprak,
Bir tek o sevecenlik göstermiş sana…



Ulaş Başar Gezgin, Ho Çi Min Kenti, Vietnam, 10 Kasım 2007

HUBLI

HUBLI

No, that is not me, my dear, I am not Peter,
My heart has been beating for other climates...

For example, my mind was wandering in Malaysia yesterday...
Even if it looks like my heart is in my bosom,
No my dear, definitely no, I don’t belong to here...

The rice fields at Tibetan ridges...
Do you know what color the flowers are in Sudan?..
Ethiopians too know how to dream...

No, that is not me, my dear, I am not Peter,
Adore somebody else, not me, idolize somebody else,
My existence persists as long as I dream...

What do we have beyond the Tropic of Cancer?
What kind of a fish is common on Angolan shores?
I would say “your soul is dead”, if you learn about these only by the books...

Leaving my last lung into Ürümqi,
After serving the first one to the Caspian Sea,
This will be the most joyful premium for me.

No, that is not me, my dear, I am not Peter,
Who would confort you with picnics, with Caribbeans...
I wish that all my days would be like my Sundays,
So many pebbles in my pocket, remember I told you I was not Peter...

One day I was completely lost in the Sea of Oman,
While accompanying an exhausted dolphin,
I wouldn’t know whether I would lose my breath or not...

My destination brings me forward to the White streets in South Africa, with all my blackness,
I would swallow diamonds in Zambia, nobody would know...
Everybody knows that I had been shot multiple times in Rhodesia...

No, that is not me, my dear, I am not Peter,
Credit cards, all the bonds, all sorts of sales...
Once you cling on me, they just disappear...
No, that is not me, my dear, I am telling you, I am not Peter,
Mostly, it is an Indian name, Hubli is my name...



Ulaş Başar Gezgin, 2001, Istanbul




HUBLİ

Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Başka iklimlerde atmada kalbim....

Örneğin, Malezya’daydı, dün zihnim....
Göğsümdeymiş gibi görünse de kalbim,
Hayır sevgilim hayır, buraya ait değilim....

Tibet sırtlarında pirinç tarlaları....
Ne renk olur bilir misin Sudan’da çiçekler?...
Etyopyalılar da bilir düş görmesini....

Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Başkasına pervane ol, başkasına tap,
Düşlerim denlidir varolmaklığım benim....

Ötesinde neler var Yengeç Dönencesi’nin?
Angola kıyısında hangi balık bolcadır?
‘Ölmüştür ruhun’ derim, bunları kitaplardan öğrenmedeysen....

Urumçi’de bırakmak tek ciğerini,
İlkini Hazar’a sunduktan sonra....
Budur bana en sevindirici prim....

Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Pikniklerle avunduracak seni, Karayipler’le....
Pazarlarım her günümle aynı olsun isterim,
Cebimde bol bol çakıl, ‘Peter değilim’ dedim ya....

Yitip gitmiştim bir defasında Umman Denizi’nde,
Yorgun bir yunusa eşlik ederken,
Nefesim kesilir mi, bilememiştim....

Beyaz sokaklara düşer yolum Güney Afrika’da, tüm bu siyahlığımla,
Elmas yutarım Zambiya’da, kimse anlamaz,
Bilir herkes, Rodezya’da çok kurşun yemişimdir....

Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Kredi kartları, tüm bonolar, taksitli taksitsiz satışlar....
Bir kez tutundun mu bana, tümden uzaklaşırlar....
‘Peter değilim!’ diyorum sana ‘Peter değilim!’
En fazla Hint ismi, Hubli’dir adım benim....



Ulaş Başar Gezgin, 2001, İstanbul



Monday, September 18, 2017

THE TRAIN KIDNAPPER

THE TRAIN KIDNAPPER

Nowadays I want to do it a lot,
It is difficult to understand or tell:
I have to kidnap a train, kidnap a train!

Driving it faster and faster, faster and faster,
I should be whatever passes at an eye wink speed...

Although the rascals would play with the railway switch,
Do you think it is easy to lower my speed after this...
The big train and only me... The big train and only me...
Nobody would know my loneliness and train’s...

Let the indicators jump up, faster and faster!
I should tilt Earth’s orbit more and more; more and more...

Our passage through the tunnels would not be noticed much...
The officer would not take note, he would say “it was just the wind”...
The households in the nearby suburbs, here and there,
For the first time, will not be woken up by the noise...

Forward! To the direction: The rainbow! The rainbow!
I should take a pair of each animal, flower and bugs...

....

I was too late to notice: The rails don’t go, don’t reach there...
I was too late to notice: My world beyond, as its name implies, is beyond...
I was too late to notice: This train is not the one I meant...
I was too late to notice: They broke the switch to one direction...

If my dreams didn’t come true today,
Who can claim that tomorrow would be like yesterday?..



Ulaş Başar Gezgin, 2002, on a city bus, Istanbul


(*) Based on a true story featuring a mentally unstable youngster kidnapping Metz train in France in 2002.


ŞİMENDİFER HIRSIZI

Bugünlerde öyle çok istiyor ki canım,
Anlamakta anlatmakta bir hayli zorlanıyorum:
Bir tren kaçırmalıyım! Tren kaçırmalıyım!

Sürerek ben daha hızlı daha hızlı daha hızlı,
Göz kırpışta geçen neyse tam da ondan olmalıyım....

Değiştirseler bile namussuzlar, makası,
Kolay mı bu vakitten sonra, kesmesi hızımı....
Koca tren ve yalnız ben.... Koca tren ve yalnız ben....
Bilmeyecek hiç kimse, trenle yalnızlığımızı....

Fırlasın o göstergeler daha hızlı daha hızlı!
Dünyayı yörüngesinden, daha çok saptırmalıyım....

Tünellerden geçişimiz farkedilmeyecek pek....
Not düşmeyecek memur, 'rüzgardır bu' diyecek....
Kenardaki köşedeki ahalisi evlerin,
İlk defa olacak ki, uyanıvermeyecek....

İleri! İstikamet: Gökkuşağı! Gökkuşağı!
Her bir hayvandan bir çift, çiçek böcek almalıyım....

....


Geç anladım: Gitmiyor, varmıyor oraya raylar....
Geç anladım: Ötedünyam -adı üstünde- ötede....
Geç anladım: Bu tren, dediğim tren değil....
Geç anladım: Kırdılar, makası bir tarafa....

Bugün benim düşlerim, gerçek olmadıysa da,
Ne malum yarının da, dün gibi olacağı?...


Ulaş Başar Gezgin, 2002, bir İETT otobüsü, İstanbul


BİR HABER: "Şimendifer Hırsızı

METZ- Fransa'da 18 yaşında bir genç, dün gece gardaki bir lokomotifi 'kaçırdı.' Polis kaynaklarına göre, akli dengesi yerinde olmayan delikanlı, rölantide çalışmakta olan lokomotifi hareket ettirmeyi ve 400 metre sürmeyi başardı. Durumu fazla zaman geçmeden fark eden gar yetkililerinin makas değiştirerek boş bir alana yönelttikleri lokomotif, raydan çıkarak kenardaki bir elektrik direğine çarptı. Direk gürültüyle devrildi. Metz demiryolları yetkilileri, hemen yetişerek lokomotifi kaçıran genci yakalayıp polise teslim ettiler. (aa)" Radikal, 07.01.2002, s.24.

JINN AT COLLECTIVE BARGAINING

JINN AT COLLECTIVE BARGAINING

I have been waiting for so many long years
So that somebody would rub the lamp
Humankind progressed from spears to rifles
-In the war books-
In my case, I have 3 pieces of wishes
Embedded within each, at the lamp...

If I would be rubbed, I would obey
The unexpected wishes of whoever rubbed me,
But none of them ask for good health for me...
Maybe one day I would die, before the lamp would be rubbed...

I have very strong biceps,
But they are not sufficient to leave this place
I have very long arms as well,
But they are long enough to rub the lamp...

This is my promise: I will read this poem
To the one who would rub the lamp first.
I have thought a lot about it: From now on
I would do general strike in my lamp.


Ulaş Başar Gezgin, 2002, METU, Ankara




CİN, TOPLU SÖZLEŞMEDE

Seneler var ki bekliyorum
Birinin lambayı okşamasını
Mızraktan tüfenge geçti insanlar
-Savaş kitaplarında-
Benimse elimde üç parça dilek
-İçiçe geçmiş, lambada....

Bir okşansam uyacağım okşayan kimse
Onun umulmadık dileklerine
Kimse sağlığımı istemez oysa....
Ölürüm bakarsınız lamba okşanmadan....

Benim ne güçlü pazularım var
Yetmiyor ama işte bur’dan çıkmaya
Benim uzun mu uzun kollarım da var
Varmıyor bir kez olsun lambayı okşamaya....

Sözüm var, lambayı ilk okşayana
Ben bu şiiri okuyacağım
Düşündüm taşındım, ben bundan sonra
Lambamda genel grev yapacağım.




Ulaş Başar Gezgin, 2002, ODTÜ, Ankara


THE LYRICS FOR FIKRET KIZILOK

THE LYRICS FOR FIKRET KIZILOK

This white cat was here in the past too,
I was here too,
You were here too...

Deaths were yet to visit us,
Our hair was yet to turn gray,
I was here too,
You were here too...

The government was boastfully on his seat,
Euro’s parity is up and down, up and down,
I was here too,
You were here too...

The garbage was collected on Tuesdays and Fridays,
Beat generation music groups were gathering again,
I was here too,
You were here too...

The state enterprises were somewhat getting privatized,
The right for education in Kurdish was not legislated,
I was here too,
You were here too...

Fikret, the singer was living at Bodrum happily,
The architect of the military coup was pretending to be a painter,
I was here too,
You were here too...

That white cat is still here now,
Her body heat is still on my bosom,
I am here too,
The cat is here too...

How about you? You are getting cold in another land,
Of course there are many pure white cats over there
But this cat is not among those you know,
She is both inside the sealed box and out of it...

That is what the news programs emphasize on TVs,
Inflation rate went wild, after you left,
If you are hearing me, turn on the lamp on the loft!

You, the kiddo with the missing shoes,
How can you make a snowman under rain,
Come in and let’s play a little bit...  

This white cat was here in the past too,
She melted upon your absence, from inside, from outside,
What is left from those days? Only me and the melted cat...  


Ulaş Başar Gezgin, 2002, Orhan Veli Poetry House, Istanbul




FİKRET KIZILOK İÇİN ŞARKI SÖZÜ

Eskiden de bur’daydı bu beyaz kedi,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

Ölümler henüz bize uğramamıştı,
Saçlarımız henüz öyle kırlaşmamıştı,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

Hükümet kurum kurum kurulmuştu koltuğuna,
Avro’nun paritesi bir o yana bir bu yana,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

Çöpler Salı-Cuma toplanıyordu,
Moğollar yeniden toplanıyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

KİT’ler hafiften özelleşiyordu,
Kürtçe eğitim hakkı yasalaşmıyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

Fiko Baba Bodrum’da yaşayıp gidiyordu,
Paşa ağa Marmaris’te çiziktiriveriyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın....

Şimdi de burada o beyaz kedi,
Koynumda sıcaklığı duruyor hala,
Ben de bur’dayım,
Kedi de bur’da....

Sense üşüyorsun bir başka kıtada,
Or’da bembeyaz kediler var amma
Bu kedi bildiğin kedilerden değil,
Hem fanus içinde hem de dışında....

Bunu vurguluyor haber bültenleri,
Enflasyon cozuttu gittin gideli,
Duyuyorsan tavandaki lambayı yak!

Hem seni gidi pabucu yarımcak,
Kardan adam yapılır mı yağmurda,
Gir içeri de biraz oynayak....

Eskiden de bur’daydı bu kardan kedi,
Yokluğunda için için dışın dışın eridi,
Bir ben bur’dayım bir de erimiş kedi....



Ulaş Başar Gezgin, 2002, Orhan Veli Şiirevi, Beyoğlu, İstanbul